2000+

İçinde Kalmasın!

Eve son kez göz gezdirirken telefon geldi: “Geldik, evin önündeyiz.” Aynı evi paylaştığım sevgilime ve kedi arkadaşıma dair herhangi bir iz kaldı mı diye bir kez daha gezindim tüm odaları. Kedi arkadaşım Sarı’yı (evet, kendisi sarman ve ona rengiyle seslenmek çok hoşuma gidiyor) iki gün önce hiç istemeden bir arkadaşıma bırakmıştım. Sonrasında da deliler gibi temizlik yapmış, evde tek bir tüy bırakmamak için kendimi paralamıştım. O günün sabahı sevgilimin eşyalarını da saklamış ve onu da tam anlamıyla evden göndermiştim. Ev artık hiç olmadığı kadar yabancıydı bana.

Annem ve halam ilk kez birlikte evime misafir olacaklardı. Tüm bu telaşın sebebi buydu. Temizlik takıntıları yüzünden kediyle aynı evde kalamazlardı. Niğdeli annem ve halamın, aralarında evlilik akdi olmayan bir kadın ve bir erkeğin aynı evde yaşıyor olmalarını kabulleneceklerini beklemiyordum. O yüzden evi tek başıma yaşıyormuşum gibi düzenlemem, temizlemem gerekiyordu. Yapılan temizlik dip köşe olmalıydı. Hiçbir ayrıntıyı atlamamalıydım. Ah ne yorucuydu! Sadece fiziksel yorgunluk olsa iyi; bir de onlarla üç, dört günü nasıl geçireceğim sorusunun, evime, şehrime gelecek olmalarının yarattığı tedirginliğin yorgunluğu. Benim onlara gitmem daha kolay olandı hep. Herkesin rolü belliydi ve bu rolleri hep birlikte oynuyorduk. Şimdi hiç bilmediğim bir oyunun içindeydim. Farklı bir hayatı kendi başıma kurmuşken ve onlardan bu kadar şeyi saklarken açık vermekten korkuyordum. Belki de hayatımın en sevdiğim kısmı onların bilmediği bir çok şeyden oluşuyordu.

Onlar diyerek annem ile halamı aynı kefeye koymuyorum aslında. Gerçi annem tek geliyor olsa da ev arkadaşlarımı göndermek zorunda kalacaktım fakat bu kadar gerilmeyecektim belki. Halamla bir karşılaşmamızda “Ankara’ya da beklerim.” cümlesini kurmuş; halamın da, annemle birlikte geleceğini hiç düşünmemiştim. Gerçi bunda babamın da “Halanı davet et.” ısrarının da payı var ama o başka bir hikâye.

Üç kızkardeşin ortancası olan halam, diğerleri arasında en çok iletişim kurabildiğim insan olsa bile sonuçta bir halaydı. Annem ile ilişkisi gelin-görümce ilişkisinden çok ileri gitmezdi. Hayatlarımıza dair her ayrıntıyı öğrenmeye çalışıp eleştiriler sunarken kendi hayatlarının biricikliğini her fırsatta hissettirir, bize üstten bakmayı da severlerdi. Yaş aldıkça bu tavırları azalsa da bitmiş sayılmazdı. 30 yıllık evliliğe rağmen annem hep “el kızı” olarak kalmıştı yanlarında.

“Halamın memnun kalmasını nasıl sağlayacaktık ya da sağlayabilecek miydik?” sorusu kafamın içinde dönmeye devam ederken, onlar eve ilk adımlarını atmışlardı. Artık geri dönüşü yoktu. Önce ev sahibi olarak biraz da gergin bir halde evi gezdirdim. İlk izlenim önemliydi. Çantalar boşaldı, eşyalar yerleştirildi. Yiyecekleri, atıştırmalığa kadar, her şeyi yanlarında getirmişlerdi. Küçücük mutfağım pazar yeri gibiydi. Mutfağı kendilerinin belleyip getirdikleri her şeye bir yer buldular. Onlar mutfağa alıştılar, ben onlara…

İlk günün sonunda; Kuğulu Park’tan dönerken, kendimi bu kadar yorduğum için pişmanlık duymaya başlamıştım. Sanki onlar annem ve halam değildi de birbirlerinin yakın arkadaşıydılar. Mutfakta birlikte yemek pişiriyor, bulaşıkları yıkıyorlardı. Uzun uzun sohbet ediyorlardı. Sevgilimi anlatmasam da Sarı hakkında konuşabilmiştim. Onlar da Sarı’nın bu evde yaşadığını, gittiklerinde buraya döneceğini kabullenmişlerdi. Kıyafetime, eşyalarıma karışmamışlar; hatta çoğu şeyi beğenmişlerdi. Demek ki farklı bir mekânda kurulan ilişki de farklı oluyormuş.

Kuğulu Park’ı öylesine sevdiler ki kaldıkları beş gün boyunca her akşam oraya gittik. Hatta kendi aralarında ‘’Sen olmasan da biz artık yolu öğrendik, gideriz.’’ diyip gülüşüyorlardı. Neden bu kadar çok sevmişlerdi bu parkı bilemiyorum. Belki de sadece hiçbir şey yapmadan oturmak, “Biri bir şey der mi?” diye düşünmeden etrafı izlemek hoşlarına gitmişti. Gelişleri Cumhuriyet Bayramı’na denk gelmişti de, yine Kuğulu’da bando gösterisi olur diye yağmur altında beklemiştik. Son bir kez daha “Kuğulu’ya gidelim.“ dediklerinde ayrılacakları için üzüldüğümü fark ettim. Kendi kafamda her şeyi ne kadar çok abartmışım.

Yine parka gittik, her defasında olduğu gibi önce kuğulara baktık, sonra banklarda oturduk. Çok konuşmadan insanları izledik. Havanın iyice serinlemeye başladığını hissedince kalkıp yürümeye başladık. Her gün oraya gitmemize rağmen annem, çocuk parkına bakıp “Ben küçükken hiç kaydıraktan kaymadım, sonra da büyüdüm, ayıp olur diye kaymadım.” dedi. Ben ne diyeceğimi bilemez bir haldeyken, halam “Kaysana şimdi.” dedi. Annem önce tereddüt etti, bana baktı. Halamın “Kim tanıyacak sanki, içinde kalmasın, kay!” demesiyle bir anda kaydırağa yöneldi.

“Kayalım o zaman.”

Elini tuttum annemin, kaydırağa çıktık. Önce ben kaydım, sonra annem… Sonra annem bir kez daha kaydı. İlk kez annemin öyle bir kahkaha attığını gördüm.


Görüntü: Rawpixel

Creative Commons Lisansı

Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

İçinde Kalmasın!&rdquo için 1 yorum

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: