1990'lar

Sıradan Bir Gündü

Akşamüstü saatleri. Güneş kendini her günkü gibi karşı tepenin arkasına gizlemiş, rengini kızıla, kızılını gökyüzüne salıvermiş. Kuzenlerim ve ben, evimizin önündeki kayısı ağacının dibinde oradan oraya koşturuyor, ebelemece oynuyoruz. Oyun alanımızın az ötesinde toprak evimiz var.

Haftalık ekmek ihtiyacımızı bir leğen dolusu hamur yoğurarak hazırlayan annem ve yengem, kendilerini işe vermişlerdi. O konsantre oldukları işte bile arada bizlere oklava sallıyor “Yavaş, hamuru toz içinde bıraktınız!” diye bağırıyorlardı. Çocuğuz, oyun öyle güzel, gökyüzü öyle renkli, kayısı ağacı öyle görkemli ki oklava da olsa hiçbir tehdit bizi o anki mutluluğumuzdan alıkoyamıyordu. Toprak zeminin tozunu kaldıra kaldıra koşturuyorduk. Ben tüm bu güzellik içinde, arada leğendeki hamura göz atıyor, kalan hamur miktarını kontrol ediyordum. Amacım son hamur için annemleri ikna edip ekmek açmaktı. Çocukken en çok zevk aldığım şeylerden biriydi çünkü bu.

Tüm bu oyun, heves ve heyecanımızın, kulağımıza aniden ilişen sesler tarafından bıçak gibi kesileceğini hiç düşünmeden oynuyorduk. Biz çocuktuk düşünmüyorduk evet ama yetişkin annem ve yengem de aynı yoğun tempoyla hamuru oklavaya doluyor, tahta zemin üzerinde hızla yuvarlayıp “Çat!” diye çırparak oklavaya sardıkları hamuru açıyorlardı. Belli ki onlar da zaman zaman yaşadığımız o korkunç anların yeniden geleceğini hiç düşünmüyorlardı. Belki de çok olağan bir şeydi bizim için kurşun sesleri duymak, belki alışmıştık, kim bilir? Ya da her defasında kendimizi bir şekilde korumuş olmanın güveniyle mi hareket ediyorduk? Bilmiyorum.

İşler, oyun, ekmek, hamur derken saat ilerledi ve hava kararmaya başladı. Kuzenlerimden biri “İp atlamaca oynayalım mı?” deyince hamur leğenine baktım, son hamuru gözden kaçırmıştım. Üzülsem de ip atlamaca daha cazip geldi. “Oynayalım!” dedim. Birimiz koşup uzunca bir ip getirdi. İki ucu birbirine bağladık. Annemler ekmek işini bitirmiş, ortalığı toparlamaya koyulmuşlardı. İki kuzenim karşılıklı durup ipi dizlerinin arkasına geçirdiler. Ben de ipe doğru koşturarak atladım: Bir, iki, üç, dört, beş… altıyedisekizdokuz. İlk turu başarıyla geçmiştim. İp baldıra yükseldi ve yine atlamayı başardım. Tam “iki” diyecektim ki bir kurşun sesi duyuldu. Olduğumuz yerde kaldık, hepimiz kafamızı hafif yukarı çevirip uzakları aradık, sesin geldiği yönü bulmaya çalışıyorduk ki, sesler sıklaştı.

Annem ve yengem bir yandan “Çabuk içeri girin! Dündül tepesinde çatışma!” diye bağırıyorlar, bir yandan da hazırladıkları ekmek leğenini canhıraş içeri taşıyorlardı. Hepimiz daha yakın olduğu için amcamların evine girdik. Pencereye en uzak olan köşeye, duvar dibine çömeltti annemler bizi. Annem “Ya Hızır!” diyor, “Çoluğumuzu çocuğumuzu koru!”, yengem “Hasanlar nerdedir? Bir an önce gelseler eve.” diyor, biz olduğumuz yerde korku içinde seslerin bitmesini bekliyoruz. Evimizin hemen üstündeki caddeye bir arabanın yanaştığını duyduk. Amcam ve babam koşturarak eve geldiler. “Herkes burda mı?” diye sorup yanımıza yanaştılar.

O an taksi sesi ve babamların eve gelişi ile aniden gözümün önüne başka bir çatışma anının görüntüsü geldi. Çarşıda dolaşırken, gelen kurşun sesleri üzerine, bi anda bütün merkezdeki insanların taksilere binip evlerine gitmelerini hatırladım. Şehrin birden boşalması bana çok tuhaf gelmişti, sokaklarda tek bir insan dahi kalmamış, ortalık hayalet bir şehre dönmüştü.

O zamanlar dünyanın her yerinde hayat hep böyle sanıyordum, batıda bir şehre taşınmadan önce…


Görselde yazıda bahsedilen Dündül Tepesi görülüyor, yazarın arşivinden.

Creative Commons Lisansı

Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

Sıradan Bir Gündü&rdquo için 1 yorum

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: