1970'ler

“Ankaralı Gelin”

70’li yılların son demleri, 80’ler geldi geliyor, 12 Eylül’ü başımıza tebelleş edecek tüm koşullar mevcut, her yer kan gölü. İtilip kakılarak, direnerek, birbirimize tutunarak bin bir güçlükle bitiriyoruz üniversiteyi, akabinde nişanlanıyoruz. Aynı zamanda okul arkadaşıyız nişanlımla. Nişandan bir süre sonra da aileyi daha iyi tanımak, yaşadıkları yeri görmek üzere Antalya yakınlarındaki, memleketleri olan kasabaya gidiyoruz.

Ankara’da doğup büyümüş, tüm okulları ailesinin yanında okumuş biri olarak ilginç bir deneyim olacak benim için, farkındayım. Nitekim geldiğimiz haber alınır alınmaz konukluk bahanesiyle eve doluşanların amacı belli: Ankaralı gelini görmek.

Onlar için ilginç biriyim, başkentten gelmişim, yüksek tahsilliyim, ailenin yakın çevreden evlenen diğer fertlerinin aksine dışarlıklıyım. Tüm sıkıntımla sedirlerden birine konuşlanmış, az görülen bir sirk hayvanıymışım gibi beni seyreden insanların ilgisine sunuyorum kendimi. Gelen olmazsa da tanıştırılmak üzere götürülüyorum. Mebzul miktarda teyze, hala, dayı, enişte, kuzen, yeğen var. Kim kimdir fena halde karıştırıyorum.

Kasaba meydanında, asırlık, devasa bir çınarın gölgesinde, iki katlı ahşap bir evde yaşıyor yeni ailem. Bitişiğindeki evin altında tüm erkeklerin toplandığı bir kahve var. Şaşılası bir biçimde “kavak” olarak isimlendirdikleri çınarın altına yerleşip gün boyu okey, tavla oynuyorlar, akşam olunca da video şenliği başlıyor. Videoların en gözde olduğu zamanlar. Geceleri yattığım yerden duyduğum okey şakırtılarına Müslüm Gürses şarkıları, Ahu Tuğba’nın cilveli sesi, Kadir İnanır’ın replikleri karışıyor.

İrademi bir yere hapsetmiş, uzaktan kumanda ile idare ediliyorum sanki. Ne derlerse uyuyorum, bana uymasa bile. Çünkü annem tecrübelerini sürekli üstüme boca ediyor: “Gittiğin yer körse bir gözünü kapatacaksın.” Annem gayet mutsuz olduğu tecrübelerini benim de mutsuz olmam için mi ısrarla kuşaktan kuşağa aktarıyor anlamıyorum. Nişanlımı gördüğüm bile yok neredeyse, ben onun akrabalarıyla takılıyorum, o kendi çocukluk arkadaşlarıyla.

Sülaleyle tanışma bitince mekânla tanışma başlıyor, sokağa indiğim anda kasabadaki tüm gözler üzerime çevriliyor. Onca gözün arasında kahvenin önünden geçip tarlalarla, üzüm bağlarıyla, badem bahçeleriyle, kasabanın piknik yapılan sulak yerleriyle tanıştırılıyorum, hiçbiri umurumda değil aslında. Adaptasyon zorluğu içindeyim ama benden başka kimse bunun farkında değil, bense söyledim ya, uzaktan kumandaya bağlanmışım. “Gel.” diyorlar geliyorum, “Git.” diyorlar gidiyorum, hepsi iyi niyetli, lakin benim devreler biraz karışık.

Kişisel ve mekânsal tanışmalar bitince bir haber geliyor, kasabalı kızlardan biri nişanlanıyor, haliyle davetliyiz. Nişan kız evinin bahçesinde gerçekleşecek. Normal şartlarda her türlü nişan ve düğünden nefret eden ben, yine uzaktan kumandayla nişan mekânına yönlendiriliyorum. Öncesinde görümcem kulağıma fısıldıyor: “Altınlarını tak, âdettendir, herkes bakar, görmezlerse bizi ayıplarlar.” Şıngırdayarak gidiyoruz nişanın olacağı bahçeye. Bahçe kapısından girer girmez çalan müzik susuyor, oynayanlar duruyor, kafalar bize çevriliyor. Kendimi Hollywood yıldızı sansam yeridir, bir kırmızı halı eksik.

Konuşmaları duyuyorum.

-Gelin geldi gelin. Ankaralı gelin.
-Pek zayıfmış.
-Yok be, zayıf ama güzelmiş.
-Saçları güzel saçları.
-Ne kadar bilezik takmışlar kız, görebiliyon mu?
-S. Hanım bizim kızları beğenmedi galiba, ta Ankaralardan buldu gelini.
-S. Hanım mı buldu? Oğlan kendisi bulmuş.

Hakkımda güya fısıltıyla yapılan dedikoduları işitmemiş gibi yaparak ilerliyorum, sandalyeler getiriliyor altımıza. Bir yanıma annem, bir yanıma kaynanam yerleşiyor, görümce ve eltiler yanlarda, Suphanallah boncuğu gibi sıralanıyoruz.

Biz gidene kadar nişan takılmış, damat yan bahçede ahiretlikleriyle âlemlere akmaya başlamış, kadınlar ise Delbekçi Güllü eşliğinde oyuna durmuşlar.

Delbekçi Güllü bin yaşında sanki, kara-kuru, kırış kırış. Masallardaki cadılara benziyor. Elindeki “delbek” dedikleri tefe hep aynı tempoyla vuruyor:

Düm tek tek tek, düm tek tek tek…

Son derece cırlak bir sesle de türlü türküler çığırıyor. Beis yok, oynayanlar da aynı tempoyla oynuyor zaten. Dirsekler bel oyuntusuna yerleşmiş, eller göğüs hizasında, parmaklar şıklatılıp bir sağa, bir sola dönerek daracık bir alanda, aynı çemberde birbirlerini izleyerek dönüyorlar. Yüzleri o derece ciddi ki müzik duyulmasa bir çeşit yas ayini yaptıkları sanılabilir.

Oynamaya kalkan ortada biraz fazla kalırsa muhalif sesler yükseliyor oturanlardan: “E ama yeter gari, acık da biz oynayam bakaam.” Gelişimizden az sonra “Gelin oynasın görelim.” konuşmaları duyulmaya başlıyor. Oynamaya o kadar istekli kadınlar zevkle pisti(!) bana bırakıyorlar. Hiç gönüllü değilim ama annem dürtüyor: “Kalk!” Malum, gittiğin yer körse…

Kalkıyorum çaresiz, neyse ki görümcem eşlik ediyor, onlarca göz üstümdeyken zaten yeterince kıvıramadığım oynama işinin nasıl hakkından geleceğim diye huzursuzum. Derken Delbekçi Güllü alıyor sözü: “Gelin Angaralıymış madem, Angara havası çalaam bakaam.” Misket ya da Fidayda bekliyorum müziği uymasa da. Lakin düm tek sesleri eşliğinde Delbekçi başlıyor: “Angara’nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak…”

Marş eşliğinde oynayan tek gelin olarak tarihe geçiyorum…


Yazının görüntüsü yazarın albümünden, söz konusu kasabadan.

Editör notu: Yazıda bahsedilen delbekçi kadınlarla ilgili kısa bir alıntı:

“Uzun yıllardan beri düğünlerde, eğlencelerde, çoğu zaman da sadece kadınların bulunduğu ortamlarda genellikle iki kişi, bazı durumlarda da üç ya da dört kişi birlikte delbek çalıp şarkı söylemektedir. Çoğu zaman bir un kevgirini alıp, oğlak derisiyle kaplayarak kendi enstümanlarını yapan kadınlar, delbeğin olmadığı durumlarda tencere, tava, sini gibi birtakım malzemeler kullanarak, bu çalgıların ritimlerine sesleriyle, şarkılarıyla eşlik etmektedir. Dolayısıyla yörede [Antalya, Teke] delbekçi kadınların günümüze kadar taşıdığı ve zamanın gereklilikleri doğrultusunda güncellemeye çalıştığı bir delbekçilik geleneği mevcuttur.” Kaynak

***

2017’de Delbekçi bir kadının (Ayşe Gencer) kaydı da Emre Dayıoğlu arşivinden.

 

Creative Commons Lisansı

Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

“Ankaralı Gelin”&rdquo için 1 yorum

  1. Tebrikler Nurşen Hanım çok güzel.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: