1960'lar

At Arabasında Anneannem

O sabah dayımla maviye boyalı kapı eşiğinde oturup neler olduğunu anlamaya çalıştığımda üç yaşındaydım. Dayım benden dokuz yaş büyüktü, yani o da çocuktu ve ağlayıp duruyordu. Sıfır numaraya vurulmuş esmer kafasını ellerinin arasına almış, kara gözlerinden pıtır pıtır yaş döküyordu. Meğer dedem ölmüş. Bir süredir hasta olduğunu sürekli yatmasından ve bir kez şahit olduğum, odanın ortasında, leğen içinde yıkanmasından tahmin ediyordum üç yaş aklımla. Koca bakır leğende adeta kaybolmuştu, o kadar zayıf, o kadar ufaraktı. Sonradan karaciğer kanserinden öldüğünü öğrenecektim. Yıllar süren zevk-ü sefa yaşamı ve vakti kerahat geldiğinde içilen rakılar daha ellilerinin ortalarındayken almıştı onu dünyadan. 

Evli olan annem babamın görevi icabı başka bir kentte yaşıyordu, büyük dayım amcasının yanında okuyordu, anneannemin elinin altındaki tek çocuk yanı başımda ağlayan o kara oğlandı. Dedemin ölümünden sonra babam tayinini Ankara’ya istedi, bir süre anneannem ve küçük dayımla yaşadık. O ölüm gününde dayıma anneannem tarafından “öksüz, tırnak kadar et” rütbesi verilmiş ve  dayım da o rütbeyi anneannem ölene, kendi kazık kadar olana kadar korumuştu. Haşarılıklarıyla sadece anneannemi değil cümle âlemi bezdirse de en ışıltılısından bir şeytan tüyü vardı dayımda, ona kızmak, darılmak, sıkıştığında destek olmamak mümkün değildi. Anneannem Niğde şivesinin iyice yumuşattığı sesiyle, gözlerinden ışıklar saçarak “Öğsüzüm, dırnak gadar etim.” dedi mi 40 yaşındaki, iri yarı dayımı ağzında emzikle canlandırırdım gözümde. 

Dedem yeterli çalışma süresini doldurmadan vefat ettiği için düzenli bir aylık bırakamamıştı arkasında, anneannem eline verilen toplu paraları en verimli şekilde harcamaya çalışırken, babam da kısıtlı memur maaşıyla katılırdı evin masraflarına. Dayımın bütçeye katkısı ise kutuyla aldığı sakızları, toprak testiye doldurduğu suları evin yakınındaki istasyona götürüp satmaktı.

Anneannem evlendiği günden dul kaldığı güne kadar hiç gün görmemişti desem yeridir. 15 yaşında abdestinde namazında bir genç kızken “maddi durumu iyi” diye dedeme vermişler. Çok güzel olduğunu söylerdi, güzeldi de bence, ilerlemiş yaşında bile bembeyaz bir teni, nurlu bir suratı, her banyodan sonra örüp tepesine topuz yaptığı beline uzanan saçları vardı. “Beni müddüüümüm istedi ama dedenle nişanlamışlardı geri çevirdiler.” derdi. Hayatı boyunca övünç kaynağı oldu o ulaşamadığı “müddüümüm” yani müddeiumumi, o devrin savcısı. 

Dedem hovarda, dedem akşamcı, dedem keyif adamı. Her akşam çilingir sofrası kurulup mezelerle donansın, rakı su gibi aksın, anneannem de ona eşlik etsin istermiş. E o zaman sen yedi yaşında namaza başlayan, orucunu ihmal etmeyen, dininde imanında kızcağızla niye evlendin? Adam o kadar keyif ehli ki o demlenirken çalsın diye anneanneme ud dersi aldırmış ama ne kadar ısrar ederse etsin rakı içirememiş. Hatta bir gün anneannemin dişi çok ağrıyormuş, “Rakı iç geçer.” demiş dedem, reddedilince de inat etmiş, kadının ağzını zorla açıp rakıyı dökmüş. Alışık olmayan anneannem sarhoş olmuş haliyle, bu sefer de o dedeme “Şarkı söyle!” demiş. Eh idrak yolları açılmış alkolün etkisiyle, bilinçaltı faaliyete geçmiş. Dedem söylemeyince ısrarını sürdürmüş, “Demek söylemiyorsun ha!” deyip tokadı yapıştırmış dedemin suratına. Hayatta en merak ettiğim şeylerden biri dedemin o andaki yüz ifadesidir. 

Dedem bakmış karısı rakı içmiyor, sofra muhabbetine katılmıyor, iyi kötü ud çalıyor ama suratı bir karış, kendisine eşlik edecek birini aramış ve teyzesinin kızını kuma getirmiş eve. Bundan sonrası çok fena, bundan sonrasını anneannemin hayatı boyunca süren sertliğinin kaynağı diye düşünürüm. Eve yeni gelen kadın ve dedem her gece sabahlara kadar yiyip içip âlem yaparken anneannem bir yandan iki çocuğuyla ilgilenir, bir yandan onlara hizmet edermiş. “Gece yarısı kahve isterlerdi.” derdi, tüp gazlı ocak mı var, çalı-çırpı yakıp kahve pişirirmiş gözünden uyku aka aka. Bu arada diğer kadının ve dedemin bir de kızları olmuş, ama kadın bir süre sonra hastalanmış, çok geçmeden de vefat etmiş. 

Onun ölümünden bir gün önce küçük yaştaki annem, anneannemden eline kına yakmasını istemiş, o arada kendi eline de kınalar bulaşmış haliyle. Kadın ertesi gün ölünce kumasının ardından eline kına yaktı demesinler diye kollarını dirseklerine kadar mürekkebe batırıp eldiven giymiş. Çocuğun bakımı anneanneme kalmış, fakat yavrucak kuşpalazına yakalanmış ve annesinin ardından o da gitmiş.

Bunca acının sertleştirdiği anneannemin yumuşak karnı dayımdı. Bir yandan onun haylazlıklarıyla uğraşır, kızar sinirlenir, bir yandan o mutlu olsun diye elinden geleni yapardı. Okulda eğitimde gözü yoktu dayımın, varsa yoksa haşarılık, varsa yoksa arabalar. Ortaokulu bitirdiğinde kendi eliyle götürüp Meslek Lisesi’ne kaydını yaptırmıştı anneannem. Müdürün soyadı “Bezmez” imiş, kapıdan çıkarken “Ben onu çabuk bezdiririm.” demiş dayım. Öyle de olmuş, okuldan kaçmış, 15-16 yaşındaki ehliyetsiz bir gence nasıl güvendiğini anlamadığımız bir dolmuş şoförüne muavinlik yapmış. İlk yılın sonunda bırakmış zaten okulu, Meslek Lisesi’nden ona “teknik resim” dersinde öğrendiği ve ömrü boyunca özen gösterdiği tablo güzelliğindeki yazısı kaldı. 

Kocaman bir station wagon olan dolmuşta muavinlik yapıyordu dayım. Hatta bazen sahibi arabayı doğrudan ona teslim ediyordu. Anneannemde kaldığımız bir akşam çıktı geldi dayım, vakitsiz. “Ne oldu, niye erken geldin?” dedi anneannem. “Araba bozuldu, bıraktım Karşıyaka’da yolun kenarına geldim, yatacağım ben yorgunum.” dedi ve kadıncağızı endişeler içinde bırakıp gidip yattı. Anneannem aklını oynatacaktı, “Elin adamının arabasını ya çalarlarsa, ben nasıl öderim, ne yapsam ben, ne etsem ben?” diye çırpınıp durdu. Zor bela yatıştırdık, yattık uyuduk.

Sabah erken uyandım ve pencereden bakacak oldum, gördüğüm manzara karşısında ağzım açık kaldı. Arabanın çalınacağından korkan anneannem sabah namazını kılar kılmaz evden çıkmış, dayımın park ettiği yerde arabayı bulmuş, bir at arabası ayarlayıp koca station wagon’u at arabasının arkasına bağlatıp “Gözümün önünde dursun.” diye evin önüne kadar çektirmişti. Gördüğüm manzara ancak bir Fellini filminde olabilirdi. Arkasına kocaman bir dolmuş bağlanmış at arabası, atların arkasında şapkalı kaytan bıyıklı, kara yağız araba sürücüsü ve sürücünün yanına kırk yıldır orada seyahat edermiş gibi rahatça yerleşmiş başörtülü, pardösülü anneannem… 


Ana görüntü yazarın albümünden, yazarın anneannesi.

Creative Commons Lisansı

Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

At Arabasında Anneannem&rdquo için 2 yorum

  1. Biray Anil Birer

    Hayatın yükünü nasıl da omuzlamış o zamanın kadınları.. Fotoğraftaki anneanneniz ise Funda Hoca’ya çok benzettim 🙂 Elinize sağlık, böyle böyle hiç ölmüyorlar işte..

    • Leylak Dalı

      Evet anneannem. Pek benzemeyiz aslında, anneannem daha akça pakça bir kadındı. Biz daha çok baba tarafına çekmişiz, yaş ilerledikçe de anneme dönüyoruz. Annem de babasına çok benzerdi…

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: