1980'ler

Uçuşan Pankart

Üniversite öğrencisiyiz, İstanbul’dayız, kendimize devrimci diyoruz ve amacımız bu uğurda “her şeyi” yapmak. Ama o ara öğrenci eylemlerine katılıyoruz sadece, “her şey”in ne olduğunu biz de bilmiyoruz. 

Seksen darbesinin yarattığı suskunluk yavaş yavaş çözülüyor, öğrenci eylemleri yeni yeni başlamış, üniversitelerde ilk dernekler açılmış, kantinler sigara dumanı. Şimdi düşününce bi lokma gençleriz ama o zaman taşı sıksak suyunu çıkarırız gibi hissediyoruz. Çok enerjili, umutlu, ışıl ışıl zamanlar. Aslında zaman kötü de, biz ışıl ışılız. Muhakkak ki bir araya gelinmeli, kitaplar okunmalı, bu işleri nasıl yapacağımızı öğrenmek için dünyanın altından girip üstünden çıkılmalı diye düşünüp her türlü soruya cevap bulmak için harıl harıl okuyup tartışıyoruz.

Elbette “ana karargâh” bir öğrenci evi. Arkadaşımızın, annesinin de oturduğu az daireli apartmanın çatı katında küçücük iki odası var, annesi alt katta. Ev küçücük ama o vakit hepimizin sığındığı, kendimizi özgür hissettiğimiz tek yer. O evin hepimize öğreteceği neler neler olduğunu henüz bilmeden çayımızı demleyip gençliğimizi seriyoruz halının üstüne… 

Arkadaşımızın alt katta oturan annesi, “mühim işlerimiz” bitip evi boşalttığımızda yukarı çıkıp bizim pisliğimizi temizliyor. Üstelik de “Anne hiçbir şeyi elleme, her şeyi karıştırıyorsun!” diye dırdır edildiği için şöyle bir kabasını alıyor kadın. Sigara izmaritleri boşalmış, demlikteki çay dökülmüş, ev havalandırılmış oluyor her gittiğimizde. Toplanıp laflamanın ilk kuralı ya çay ve sigara o zaman.

Neyse bir gün Beyazıt’ta ana binada eylem var, eylem komitesi pankart yapma görevi vermiş, pankart yapılmış, karın bölgesine kuşak gibi sarılmış ve binaya sokulmuş. Normalde pankartlar eylemde zayi olur; ya eylemde yakalatırsın ya da o hengâmede alamadan kaçmak zorunda kalırsın. Nasıl olmuşsa o günkü eylemden sonra pankartı kaptırmamışız, eve götürüp bir kenara atmışız. “Mühim işlerimiz” var. “Pankarta yer bulup katlayıp kenara kim koyacak allasen?” Hayır, tabii ki biz dağınık değiliz, o işler lüzumsuz! 

Pankartı getirip evin bir köşesine sokuşturduktan sonra üstünden ne kadar zaman geçmiş bilmiyorum ama  yine bir gün “mühim işler” peşinde, toplanmak için arkadaşın evine gitmeyi planlıyoruz. Kalabalığız da her zamanki gibi. “Bugün işimiz çok, işimiz hep çok. Hemen gidip başlayalım.” Kantin mesaisi bitmiş eve yollanmışız. Otobüsten inip yürüyoruz. Evin balkonu uzaktan seçiliyor. Teyze çamaşır asmış, demek bugün temizlik vardı diye düşünüyorum görünce. Yaklaştıkça çarşaf diye asılan uzun şey de bir gariplik seziyorum. Şimdi eve daha yakınız  ve çarşaf gerçekten tuhaf. “Üstünde yazı mı var? Allah Allah!”  

Çarşaf rüzgârda sallanıyor, harfler sallanıyor. Kırmızı k, kırmızı f, z de var. Balkonu da çarşafı da iyice görüyoruz, artık harfler birleşip netleşiyor. “Kahrolsun Faşizm”i  açık açık okuyabiliyoruz. Yakalatmadan eve getirip bir köşeye sıkıştırdığımız pankartımız şimdi OMO ile daha temiz, harfler daha parlak! Gözlerimiz kocaman olmuş, panikle etrafı kolaçan ediyoruz: Güneşli güzel bir hava, kuş sesleri sokağın olağan gürültüsüne karışıyor, uçuşan pankart kimsenin umurunda değil. 

Artık balkonun altındayız, etraf mis gibi yıkanmış “Kahrolsun Faşizm” kokuyor. Anlıyorum ki kadınlar ortalıkta gördükleri kirli, kokmuş her şeyi sahibine sormadan yıkayabilir, öyle bi yıkama gücü var sanki onlarda. Gülümseyerek devam ediyorum düşünmeye ve sevinçle buluyorum son cümleyi: Bence kadınlar ortalığa saçılmış faşizmi de yıkar!

 


*Beyazıt ana binadan kasıt İstanbul Üniversitesinin Beyazıt Meydanı’ndaki yerleşkesi.

Ana görüntü kaynak

Creative Commons Lisansı

Bu eser Creative Commons Alıntı-GayriTicari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır.

Uçuşan Pankart&rdquo için 5 yorum

  1. Fulya İNCİ

    Annelerden kaçmaz. Kadın eli değmeli bir pankarta, mis gibi kokmuştur. Beynelminel Filminin nakışlı, kurdelalı pankartı geldi aklıma. Çok güzel bir anlatım, iyi ki yazdınız.

    • Senem Esen

      ah o sahne, sahi nasıl güzeldi o pankart 🙂

  2. Senemmmmm, bayıldım bayıldım.

  3. H.Hürriyet

    Bu hikaye geçse geçse Koca Mustafa Paşa’da geçiyordur 🙂

    • Senem Esen

      :)))))) bir dostla karşı karşıyayız öyleyse.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: